• Anasayfa
  • Posts RSS
  • Comments RSS
  • Edit
Blue Orange Green Pink Purple

Hayro'nun Kalemi

Test Yayını...

Kartvizit #2












.
Read More 0 yorum | Gönderen Hayrettin Engür edit post

Karikalarım



































































.
Read More 0 yorum | Gönderen Hayrettin Engür edit post

Kandil Simidi [deneme]



Dün gece Miraç kandiliydi. Köyden geleli henüz 3-4 saat olmasına karşın, mübarek gecemizde hayırlı bir iş yaparak babannemlere ziyarete gittik. İyi de ettik, zaten böyle günler olmasa zor birleşiyor aileler.

Herneyse uzatmıyım. Giderken yolda Kandil Simidi aldık. Çayın yanında güzel gidiyor evet, ama kandil geceleriyle nasıl olmuşta bağdaşmış, düşündüm düşündüm pek bişey bulamadım. Yani o küçük simitçikleri nasıl olmuşta kutsallaştırmışız ya da büyük bir gelenek yapmışız? Çünkü kapış kapış satılıyordu.

Sonra tek bir ihtimal düşündüm, "Evett, heralde bu olmalı!" dedim önemli bir buluş yapmış gibi(!)... Sonra içimde bir hayranlık uyandı; pastane, fırın, simitçi kesimine...

Evet, gerçekten mükemmel bir pazarlama zekası bu...

Dipnot: Bir şeyi daha düşündüm akşam, neden bu gecelere "kandil" denir? Kandil bir çeşit lamba adı değil midir? Yoksa bilmediğim bir anlamı mı var, bunu da gelecek kandile kadar öğrenirim umarım...
Read More 0 yorum | Gönderen Hayrettin Engür edit post

Misket Penguen#3 [karakter]






















.
Read More 0 yorum | Gönderen Hayrettin Engür edit post

Uzay Korsanları [resim]



















.
Read More 0 yorum | Gönderen Hayrettin Engür edit post

Şaşı İhtiyar [portre]



















Read More 0 yorum | Gönderen Hayrettin Engür edit post

Kiralık Çiçekçi [öykü]


Ahmet her akşamki gibi işten çıkmış, evine doğru ilerliyordu. Birden yolun sağ tarafından geçen yüzü pek de sevimli olmayan yaşlı bir kadın gördü. Nedense bu ona karısını hatırlattı. Karısı aklına gelince yüzü bir anda asıldı. Her gün gitmek zorunda olduğu o lanet evi düşünmeye başladı. Yine her gün yaptığı gibi eve gidecek, çirkin karısından bir ton laf işitecek ve annesi gibi canavar olan iki çocuğu, her fırsatta yaptıkları gibi adamcağıza hayatı zehir edeceklerdi.


Adam o yaratıkla evlendiği güne lanet okuyarak yürümeye devam etti. Birden yanından geçtiği çiçekçi, aklına biricik karısına(!) güzel bir çiçek alma fikrini getirdi. Bu sayede karısının çenesini en azından akşam yemeği boyunca kapatabilirdi -ki bu karısının mutlu olmasından değil, bahane bulamamasından olabilirdi belki-. Ama çok da umudu yoktu açıkçası. Karısı neredeyse hiçbir şeyi beğenmezdi. Evlendiği günden beri ne yaptıysa karısı Safiye'ye yaranamamıştı.

Hava hafifçe serinleşmiş, nem artmıştı. Kapkara bulutlardan yere doğru, ilk yağmur damlası Ahmet'in burnuna düştü. Tıpkı cennetten dünyaya kovulan insan gibi... Artından diğer damlalar da bütün güçleriyle yeryüzünü yıkamaya başladı. Bu Ahmet'i derin düşüncelerinden uyandırdı. Refleks olarak yağmurdan kaçıp binaların saçaklarının altına sığındı. Sonra tekrar aklına çiçekler geldi. Dönüp tam alacaktı ki, bir şey onu o çiçekçiden almaktan vazgeçirdi. Ufak bir tereddütten sonra üşenme duygusu üstün geldi. Kafasını çevirdiğinde 40-50 metre kadar ileride başka bir çiçekçiyi fark etti. "Zelil Çiçek... Allah Allah! Ben neden burayı daha önce görmedim?" diye sordu kendine içinden. Bunu demesi doğaldı, çünkü; her gün iki kez o caddeden geçiyordu. Sonra "Herhalde yeni açılmıştır." deyip oraya yöneldi. Aslında çok gösterişli durmuyordu. Aksine biraz eskiydi. Bunu yaklaştıkça gördüğü çatlaklar ve yer yer dökülmüş olan duvarlar daha iyi gösteriyordu. Yeni açılmış olamayacak kadar eskiydi bu dükkan. Ama bir şey onu, adeta o eski çiçekçiye çekiyordu. "İyi bakalım. Nasıl bi' yermiş…" dedi ufak bir tebessümle.

Artık yağmur sadece çiseliyordu. Dalgınlıktan olmalı ki, yol kenarındaki birikmiş suyu görmedi. Ta ki üstüne basana kadar. Sol paçası ıslanmıştı. Sırf bu yüzden bile karısı onu "Salak herif!" diye azarlayabilirdi. Bazen azarlanırken aklına babası gelir ve kendinden bir kez daha nefret ederdi. Karısının patron olduğunu kabullenmiş lanet herifin teki olduğunu biliyordu. Aslında problem sadece onda değildi. Beklide babası da o lanet karıyla
evlense o da kendinden nefret ederdi. Çoğu insan gibi... Karısıyla baş edebilecek bir insan görmemişti şimdiye kadar. Zaten karısının insan olduğuna da inanmıyordu. “Ah! Anam ah!” diye geçirdi içinden…

Ardından nihayet dükkana girdi. İçeriye girdiği anda kendini biraz garip hissetti ama nedenini anlayamadı. Etrafa baktığında biraz şaşırmıştı. Beklediğinden daha iyi ve temizdi. Hoş bir koku vardı. Hemen “Çiçeklerden olmalı.” diye bahanesini buldu. Aslında dürüst bir insandı. Ancak sağ olsun karısı ona bahane üretmeyi çok iyi öğretmişti.

İçeride iki kişi vardı. Biri çiçeklerle uğraşan –ya da öyle görünen-, elinde kıpkırmızı bir gül tutan esmer güzel bir kız; diğeri ise tezgahta oturan siyah saçlı, hafif sivri kulaklı, 30’lu yaşlarda, iyi giyimli bir adamdı. “Bakar mısınız?” dedi Ahmet. Ancak içerdeki iki kişi zaten ona dükkana girdiğinden beri bakıyordu. Zaten içeri girdiğinde sanki onu bekliyorlarmış gibi hissetmişti Ahmet. “Hmm.. Bir buket gül alabilir miyim?” diye devam etti. “Artık sıkılmadın mı?” cevabını alınca biraz şaşırdı. Birkaç saniye ne demek istediğini düşünüp “Ne?” diyebildi ancak. Çiçek satıcısı “Karından artık sıkılmadın mı?” dedi. Bu sefer biraz daha açıklayıcıydı. “Bu adam ya medyum, ya da tam bir insan sarrafı…” diye içinden geçirdi. Ama birden aklına parmağındaki alyans ilişti. Adam evli olduğunu o altın yüzükten anlamış olmalıydı. Ahmet “Eee…” dedi, meraklı bakışlarla. Çiçekçi “İstersen o canavar kadından seni kurtarabilirim.” dedi. Ahmet çiçekçinin her sözünden sonra biraz daha şaşırıyor, bu adamın kim olduğunu, karısından nasıl kurtulacağını ve en çokta çiçekçinin bunları nasıl bildiğini merak ediyordu. Ahmet bu soruların cevabının ancak bu adamda olduğunu anlamıştı. Tezgahın hemen önündeki tekli deri koltuğa oturdu.

“Kardeşim, sen kimsin? Önce onu söyle.” dedi soru bombardımanını başlatarak.
“Ben çiçekçilik ve senin karın gibi pislikleri temizleyerek hayatını kazanan bir adamım.” Dedi kiralık katil olduğu öğrenilen çiçekçi.
“Peki tüm bunları nerden biliyorsun?”
“Ha ha… Benim işim bu.”

Bu diyologtan sonra Ahmet kafasından olası bir senaryo uydurdu. “Herhalde bu adam bir süre beni izledi. Sonra uygun bir müşteri olduğumu anladı. Bir şekilde de beni buraya çekti.” Diye düşündü. Aslında düşününce olaylar çok da tuhaf gelmemeye başladı.

“Bir kiralık katil olarak bu işi bedava yapmıyorsundur, değil mi?”
“Makul fiyata yaparız. Maksat ayağın alışsın.” Dedi. Bu sefer kız da güldü. Ahmet ilk kez duyduğu bu sesi bayağı sevdi. Kızın görünüşü kadar sesi de güzeldi.
“Ne kadar istiyorsun?”
“Bu aylık maaşını. Hazır yanındayken ver istersen.”
“Peki bunu nerden biliyorsun.”
“Cüzdanın şişliğinden belli oluyor. Zaten bir memurun cüzdanı ancak, maaşını aldığı gün bu kadar şişkin olur.”

Tam sevinecekti ki aklına çocukları geldi. Ne de olsa onlar masum yavrularıydı. Bir süre tereddüt hâlinde bekledi. Nasıl o çocukları yetim bırakabilirdi? Yoksa çocukları da mı öldürtmeliydi? Kafası zonklamaya başladı. Ama beynindeki melek-şeytan çatışmasını, şeytan kazanmıştı. “Bu çocuklar büyüyünce zaten tam cehennemlik iki insan olacak. Henüz günahsızken ölürseler cennete gidecekler. Belki de onlar için iyilik ediyorum.” Dedi.

“Peki, ama çocukları da annesiyle birlikte gönder.”
“Tamam. Zaten ben de öyle düşünmüştüm. Normalde ekstra ücrete girer ama, hadi sana promosyon olsun.”
“İyi o zaman. Peki ne zaman olacak bu iş.”
“Ne zaman istersen? İstersen bu gece, istersen 10 yıl sonra…”
“Peki o zaman. En yakın zamanda olsun.”
“Bana uyar. Bu akşam eve 9’da git. Gidince iş bitmiş olacak.”
“Ama saat zaten yedi. 1-2 saatte nasıl olacak?”
“Onu bana bırak. Sen şimdi git. Bir yerlerde oyalan. 9’dan sonra evde ol.”
“Bir numara yapan böyle olsun ama…” dedi iki parmağıyla yuvarlak yaparak.
“Tamam. Sen şimdi git de işe başlayalım. Hadi hazırlan Burcu?” dedi. Kız onaylar gibi kafasını salladı. Sonra dükkanın arka tarafındaki bölmeye girdi.

Ahmet dışarı çıktı. Kafasında binlerce soru işareti geziyordu. Ama o hiçbirinin cevabını öğrenmek istemiyormuş gibi düşünmemeye çalışıyordu. Bir süre sokaklarda yürüdükten sonra bir parka girdi. Hemen girişte ki simitçiden, bir tane simit aldı. Simit bayattı. Sonra banka oturdu. Saatine baktı saat 20:13’ydi…

Simidini sonunda bitirdi. Yağmur altında ıslanan bedeni iyice titremeye başladı. Tekrar saatini kontrol etti. Saat 20:45’ti. “15 dakikada anca eve giderim” Deyerek evinin yolunu tuttu…
Evine saat tam 21:00’da ulaştı. Dış kapı açıktı. 3. katta ki dairelerine çıkarken kalbi küt-küt atıyordu. En sonunda merdivenleri sarhoş gibi çıkmayı başardı. Kapıyı titreyen elleriyle zor olsa da, anahtarı deliğine sokup açtı. İçerde ağır bir gaz kokusu vardı. Öksürerek odaya ulaştı. Pencereyi açıp derin bir soluk aldı. Birkaç dakika içeriyi havalandırmakla meşgul oldu. Sonra neden eve geldiğini hatırladı. İçeride kimse yoktu. Evin çocuk odasına gitti ilk önce. İki çocuğunu cansız bedenleri yerde yatıyordu. Muhtemelen gazdan zehirlenmişlerdi. Babası ilk kez çocuklarını sevdiğini ve hiç olmadıkları kadar sevimli olduklarını gördü. Belli ki ölüm onları güzelleştirmişti. Sonra ayrılıp yatak odasına gitti. Yatakta sırt üstü devrilmiş bir ayı gibi duran karısını gördü. Ağzındaki beyaz, iğrenç sıvıyı gördü. Belli ki kadın kusmuştu.

Kiralık katil kimseyi zan altında bırakmamış ve kaza süsünü en güzel şekilde vermişti. Ahmet olayı daha da gerçekçi olmasını sağlayıp polisi ve ambulansı aradı. Ağlamaklı gibi konuşmayı iyi becermişti. Telefonu kapadığında, yüzünde şeytani bir gülümseme belirdi…

***

Ahmet öğlen 12’de uyanmıştı. Yüzünde iyi bir uykunun mutlu gülümsemesi vardı. Sonra yavaşça gözlerini açtı. Olanların hepsinin rüya olduğunu anlaması uzun sürmedi. “Lanet olsun! Rüyaymış…” dedi kızgın bir ifadeyle. Bir süre rüyasını hatırlamaya çalıştı. Kalkıp tuvalete gitmeye hazırlanırken, yanında karısının yerine bir kağıt parçasının olduğunu gördü. “Yoksa… Rüya değil miydi?” dedi. Kağıt parçasının üstündeki yazıları, gözlerini ovuşturarak okumaya başladı. Kağıtta şunlar yazıyordu:

“Lanet olası herif! Allah belanı versin emi! Demek beni öldürtmeye çalışırsın he… Akşam rüyamda senin, beni bir katile öldürttüğünü gördüm. Benim rüyalarım hep çıkar. Burada daha fazla kalamam. Çocukları da alıp; memlekete, annemin evine gidiyorum. Beni ikna edene kadar da dönmeyeceğim. Biraz bensiz dur da, akıllan.

Karın Safiye.”

Notu okuyan Ahmet’in önce şaşkınlıktan ağzı açıldı. Sonra yüzünde ufak bir tebessüm belirdi. Ağzı kulaklarına vardı. Ardından binayı inleten bir ses duyuldu:
“Oleyy beeeeeeeeeeeeeee!…”

Hayrettin Engür
Read More 0 yorum | Gönderen Hayrettin Engür edit post

Hayrettin Engür

  • Hakkında
      Nam-ı diğer Hayro... 1992 yılının kışının; 24 Şubat'ı 25 Şubat'a bağlayan gecesinde gözlerini şu kör olası dünyaya açmış. Çekirdek ailesiyle hep mutlu mesut bir biçimde yaşamaya çalışmış. 5 yaşına gelince şuanda bulunduğu evine taşınmış. Ve köşedeki 50. Yıl İ.Ö.O.'da okula başlamış, orada iyisiyle kötüsüyle 8 sene sürünmüş. Zeki olduğundan, çalışkan olmasa da herzaman başarılı bir öğrenci olur gibi yapmış. OKS'de ilgi alanı olan matematikten çakmış, ve şuan da bir düz lisede öğrenim yaşamını sürdürmekte. ÖSS'de çakmamak için bu kez ciddi ciddi ders çalışmakta... Gözleri soldan sağa 1'e 3 şekilde miyop olduğu için gözlük kullanır. Her türlü işe potansiyeli olduğu için ayda bir ilgi alanlarını değiştirerek bu günlere gelmiş. Çizerliği doğuştan gelse de, yazarlığa da 2007 yazında merak salmış ve "Kiralık Çiçekçi" adlı öyküyü yazmış. Hâlâ da ara sıra yazar...
  • Yazılanlar

    -Yazmıyorum birşey...

    Arşiv

    • ▼  2009 (2)
      • ▼  Ocak (2)
        • Kartvizit #2
        • Karikalarım
    • ►  2008 (5)
      • ►  Temmuz (5)
        • Kandil Simidi [deneme]
        • Misket Penguen#3 [karakter]
        • Uzay Korsanları [resim]
        • Şaşı İhtiyar [portre]
        • Kiralık Çiçekçi [öykü]
  • Ara






    • Home
    • Posts RSS
    • Comments RSS
    • Edit

    © Copyright Hayrettin Engür. All rights reserved.
    Designed by FTL Wordpress Themes | Bloggerized by FalconHive.com
    brought to you by Smashing Magazine

    Back to Top